Kanal 1'de Teke Tek programına katılan Cumhuriyet
Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, gözaltı süreci ve sonrasını
Fatih Altaylı'ya anlattı.
VİDEO İÇİN TIKLAYIN
İlhan Selçuk ve diğer gazeteci
arkadaşlarımızın bazılarının gözaltına alınmasından çok da farklı bir
süreç yaşamamışsın gördüğümüz kadarıyla. Çünkü sana yöneltilen
suçlamalar arasında ipe sapa gelir bir şey göremedim. Telefon
dinlemeleri, gazete içi ilişkiler, bir gazetecinin günlük olağan
ilişkileri içinde dönen bir sorgulama olmuş. Hangi gazeteciyi gözaltına
alsalar bu soruları sormaları mümkündü. Senin yapmış olduğun
açıklamalarda bir şey dikkatimi çekti. "Gözaltında Sinan Aygün kafasını
duvara yaslamış, kafdasını hafifçe duvara vurarak 'Beni zorla başbakan
yapacaklar' diye tekrarlayıp duruyordu." Bu ne demek? Sinan Aygün bu
gözaltıların kendisine daha da bir siyasi kimlik yüklediğinin,
siyasetin içinde farklı bir boyutta yer almaya planladığınızı mı
anlıyoruz?
Balbay: Aynen söylediğin gibi Sinan Aygün'ün
siyasette yer alma eğilimi zaten var. 2007 yılının nisan ve mayıs
aylarında Anavatan-DYP birleşme sürecinde Sinan Aygün yer almıştı.
ATO'daki odasını DP'nin bire katına taşımıştı. Belediye başkanlığı
seçimlerinde anakent belediyesi için, hatta CHP'den bile adı geçmişti,
geçen dönem için. Yani Sinan Aygün'ün böyle bir niyeti var. O nedenle
gözaltına alındıktan sonra da tabi herkeste doğal olarak kendine
konduramama psikolojisi vardı. Sinan Aygün de bu sürecin kendisine
olağanüstü bir zarar vermeyeceğini, tam tersine siyasete girme azmini
güçlendireceği bir havadaydı. Buna benzer birkaç diyaloğu daha oldu.
Özellikle de Ankara'dan İstanbul'a giderken "bu gidişle beni ön plana
çıkaracaklar" havasında hissettim, Sinan Aygün'ü.
Poliste ifade vermeyi reddettin.
Saygıdeğer bir tavırdı, ben de olsam belki de benzer bir şekilde
hareket ederdim. Ama sonra savcışığa sevk edildiğinde konuştun. Niçin
poliste ifade vermek istemedin de savcılıkta konuşmak istedin?
Balbay: Her şeyden önce bir iğki şeyi vurgulamak
isterim. Birincisi bizim dokunulmazlığımız yok. "Bize hiçbir şey
yapılamaz" demeye benim hakkım yok. Delili olan herhangi bir şey varsa
tabii ki bizlerin de bilgisine başvurma, gerektiğinde dava açma hakkı
var. İkincisi, medyanın elbette tümü değil ama bu operasyondan bir gün
önde giden haberler var. Onlara genellikle emniyet ifadeleri
sızdırılıyor. Savcıya ngitmeden önce o gün birkaç yayın organında
savcının önüne "İşte sizin önünüze gelecek olan kişi bunu dei, zaten
böyleydi" diye medya üzerinden şekillendirilmiş bir yapı oluşturuluyor.
Ondan sonra savcı da ister istemez, kamuoyu da etkileniyor. Polisle
ilgili hiçbir problemim olmadı. Çok ilginç polislerle de karşılaştım.
Yüksek lisans yapan polislerle, hatta kitap yazan polislerle, onlardan
ikisinin kitabını aldım, 400 sayfa kadar okudum. Yani bu polise
kurumsal bir tepki olarak değil. Ama durumsal bir tepki deyim
yerindeyse. Polis aşaması ve orada benim devamını öngöremediğim kimi
olasılıkların ardından savcılıktaki ifade süreci...Böyle ikili bir
durum olsun arzu etmedim. Madem ki böyle bir durum var. Kendimden hiç
şüphem yoktu. Endişem benim dışımda düşünülmüş kimi şeyler ya da ben
ayda 4 konferansa katılıyorum. Konferanslardan birinde yanıma gelen
birkaç kişiyle ayrıca gösterdiğim bir samimiyetin fotoğrafı...Bu tür
şeyler beni endişelendiriyordu. Onun dışında hiçbir kuşkum yoktu. Çünkü
Ankara'da gazetecilik yapan insanların Ankara'nın bütün kesimleriyle
diyaloğu var. Hükümetten de konuştuğum insanlar var, yargıdan var,
askerden var...Orada bir kurumsal tepki değil, bir bilgi kirliliği
yaşanıyor şu anda. Ve belki de bu operasyonun bir başka adı "Medya
Operasyonu". O aracılıkla giden bir yapıdalar. Ordaki tavrımın nedeni
buydu.
Hakikaten bir medya operasyonu var. Bir
bakıyorsunuz, bizim yıllardır aleyhinde yazılar yazdığımız "Devlet
içindeki çeteler ortaya çıkarılsın" dediğimiz, hatta bugün
gözaltındakilerin bazılarının isimlerini ilk zikreden gazeteciler
biziz. Cumhuriyet gazetesi o dönemde çok önemli işler yaptı. Ben
Hürriyet'te çok önemli yazılar yazdım. Bugün, "Bunların üzerine
gidilsin" dediğimiz kişiler gözaltında, ancak onlarla mücadele etmiş
isimleri de bunların yanına yamıyorlar. Bence işim vahim tarafı da
galiba bu. Hesap sorulması gereken çetelerden hesap sorulamayacak, iş
sulandırılacak diye korkuyorum. Çünkü bunların bazıları ile ilgili
benim de kafamda şüpheler var.
Savcı Zekeriya Öz'le karşı karşıya geldiniz mi hiç?
Balbay: Bir kez geldim. 3 savcı busoruşturmayı
yürütüyor, biliyorsunuz. Nihat Bey, Mehmet Ali Bey ve Zekeriya Bey.
Nihat Bey'e ifade verirken Zekeriya Öz de salona girdi, çıktı. Sonra
ayrıca bir değerlendirme yapacaklarını Nihat Bey aktardı. Kamuoyunda
Öz'ün adı ön plana çıkıyor ama benim anladığım kadarıyla 3 eşit görev
var orada. O anda sorgusu alınacak kişileri üçe ayırdılar. Savcılar da
kendi önüne gelen dosyalarla ilgili soruyorlar. 9 saat sürdü oradaki
sorgum. Ysrgıya duyduğum saygı nedeniyle ben o sorulardan bahsetmek
istemiyordum. Ama baktım ki gazetelere bir bölümü yansıyor. 9 saatlik
sorgu ve 3 bölüm yansımış. Şimdi sadece o bölüm kamuoyunda tartışılırsa
insanların kafasında "O sorulduysa, şu da vardır" anlamı gelmesin diye
de bir bütünlük içinde bana yöneltilen yelpazeyi aktardım. Burada benim
dikkatimi çeken, ben hukukçu değilim, ama gazeteci olarak gelişmeleri
izliyorum. Bir delilden suçluya gitmek var bir de birini yakalayıp
ondan zorla delil elde etmek var. Bana yöneltilen soruların tümü, ikiye
ayıracağım. Bir kısmı telefon dinlemeleri, onun dışındakilerin tümü
gözaltına alınmam sürecindeki evimde ve işyerimde elde edilen
belgelerin bana sorulmasıydı. Örneğin kamuoyunda da tartışıldı "Ahmet
Necdet Sezer Belgesi" bir bakıyorsunuz okurun faksı. Savcı da ciddiye
almamış olmalı ki işyerimden belge olarak alınanların çoğunu bana
sormadı. Çünkü bazıları büromuzun yaptığı haberlerdi. Onları bir delil
olarak getirdiler. Sanki "Gözaltına alalım, oradan bir şeyler de çıkar"
diye de bir hava sezdim.
Bir şey daha dikkatimi çekti. Jandarma
İstihbarat Daire Başkanı Levent Ersöz'ün makam odasında yaptığın bir
görüşme var. Bu görüşmenin kaydı sorgu sırasında önüne konuyor senin.
Burada ilginç bulduğum birkaç şey var. Birincisi Jandarma'nın
acaipliği. Yani seninle bir görüşme yapıyorlar ve bunu kaydediyorlar.
Bence orda da bir kandırmaca var. Jandarmanın tavrı da anormal. Özel
bir görüşme yapıyorsun ve bunu kaydediyorlar. Bu da çok enteresan değil
mi?
Balbay: Enteresan. Doğrusu ayrıca açıklanmaya
muhtaç. Gerçekten söylüyorum, çok fazla bilgim yok. Ama o dönem,
spekülatif olmasın ad vermek istemem, sadece benim bildiğim 6-7
gazeteci bu sohbetleri yaptı. İnsanlar konuştu. Ankara'nın haber
kaynaklarından biridir bu tür yerler. Bunu kaydedip arşivlere koymak
gerçekten de açıklanmaya muhtaç bir durum.
Bu birinci enteresan şey. İkincisi bu
görüşmenin kaydı size soru olarak yöneltiliyor. Yine iddia o ki
Eruygur'un ofisindeki arama sonucunda bu kayıt bulunuyor ve size
soruluyor. Söylediğiniz "Balbay'ı gözaltına alalım, nasıl olsa bir şey
çıkar" orda var mı? Yoksa bu kayıt ellerinde daha önce var mıydı?
Bildiğim kadarıyla Eruygur senden sonra ifade verdi. şimdi senden sonra
ifade veren birinin evinde bulunan bir kayıt anında deşifre edilip sana
soruluyor. Bunda bir acayiplik sezinledin mi sen?
Balbay: Şimdi durum acayip. Söylediğin hangi
olasılık söz konusu olursa olsun acayip. Bu açıklanmaya muhtaç bir
durum ama benim dışımda bir durum. Durumun mağduru benim. Çünkü samimi
bir sohbet, kimler kaç kişi şu anda hükümetten sayabilirim. Kendi
aralarında dost ziyareti yapanlar, yargıda hükümete yakı9n olup sivil
araçla birbirlerinin evine gidenler...Oraların birinde kamera olsa kim
bilir ne sohbetler vardır. Bir defa hukukta da bu tür şeylerin delil
niteliği yok. Öünkü tarafların bilgisinin dışında.
Size bir okurdan gelen faks. Kamuran
İnan'ın Milli Seferberlik Hareketi'nin faksla yolladığı davetiye. Bu da
size soruldu. Bu sizin evinizde mi bulunmuş? Yoksa telefonlar gibi
fakslar da mı "dinleniyor"?
Balbay: Gazeteden. Belgenin adını da söylüyorum.
9 no'lu belge. Buna benzer 15 kadar durum var. Ben durumu daha da
sulandırma istemiyorum. Ama bu soruşturmayı "Ne bulursak koyalım"
havasına girdiğini anlatan çok güzel örnek. Ahmet Necde3t Sezer adı
gündemde. "Onun içinde olduğu bir durum var mı?" gibi bir yaklaşım
gördüm. Ki bugün Zonguldak'tan bir vatandaş kendince o 36 kişilik liste
yapmış ve CHP ona göre böyle kurtulur.
Mehmet Haberal'ın düzenlediği toplantının
demokrasi açısından tartışılacak yanı. Can Dündar'ın benim de
katıldığım "Neden" programında herkes gibi ben de görüşlerimi sundum.
Örneğin ben çözümü AKP'nin karşısında iktidar olmasa bile iktidar
seçeneği oluşturabilecek güçlü bir siyasi partide görüyorum. Haberal'ın
böyle bir arayış içine girmesinin çok da sorgulanması bana ayrıca
manidar geldi. Neden Haberal çağrılınca bu kadar inceleniyor denmesi de
ilginçti.
Tam sizin gözaltılar sırasında iktidara
yakın gazetelerden altısında birden aynı başlığı gördük. "7 Temmuz kaos
planı" Ben bunu görünce güldüm. Birincisi bu işi organize edecek olan
Tuncay Özkan'mış. Dün Gaziantep'te 500 kişiyi toplayamadı...Bu kaos
planı soruldu mu?
Balbay: Bu bana sorulmadı. Ama gözaltının ikinci
gününde böyle bir şeyin çıkması ister istemez toplumun bir kesiminde
bir hava doğmasına sebep olabilir. Bir miting için 1 ay önceden
hazırlanır. Ne Cumhuriyet'te ne de Tercüman'da haber var mıydı* Hiç
inandırıcılığı yok. Acaba olmuş bir şe bulamadılar da, olmamış bir şeyi
mi çıkarıyorlar?
Çok ilginç sözlerin var, sorgulamadan
sonra. "Bana yöneltilen sorular ve sorulardaki cımbızlamaların dışında
söylüyorum. "Bu süreç devam ederse akla hayale hiç gelmeyecek isimler
bile bunun içine sokulabilir." Bir süredir özellikle iktidara yakın
medyada çeşitlli imalar, isimlere yönelik birtakım işaretler var. Sen
bu operasyonun nereye kadar yürüyeceğini düşünüyorsun? Bazı eski veya
yeni medya patronlarının ismi geçiyor. Ergun Babahan Mustafa Özkan'ı
yazdı biliyorsun...
Balbay: Şimdi spekülatif bir şey söylemek
istemiyorum. Ben yöneltilen sorulardan diyelim birtakım toplantıya 40
kişi katılmış. Orda sadece önceden seçilmiş 3 kişi "Ne dedi?" diye
merak ediliyor. Ya da bir başka siyasal hareketin içinde yer alan
onalarca insandan birkaçına bakılıyor. Bana öyle geliyor ki önce o
kesimi hedefe tutma, ondan sonra bağlantıyı bulmak gibi bir eğilim
sezdim. Ucu çok çatallı olup derinleşecek bir havayı da sezdim. "Hiç
kimse bana bir şey gelmez" diye hissetmemeli. Bunu sezdim. Öyle bir
koku aldım.